“Temizlik” nedir? Ne değildir? 11/10/2019 – Yayınlanma yeri: temizlik ve bakım – Etiketler: , , , ,

şok şok şok!

Son yıllarda açığa çıkan ilginç bir bilimsel bulgu:  “Kendi bedenimizde”  her 10 hücreden sadece bir tanesi insan DNAsı taşıyan “kendi” hücremiz. Geri kalan 9 tanesi ya bir bakteri, ya da mikroskobik başka bir canlı. İnsan vücudundaki bu “yabancı” kalabalığın çok büyük kısmı bakteri. Buna “flora” diyoruz. Deri, bağırsak veya mukozalardaki floralar; tıpkı bulundukları bu kısımlar gibi birbirlerinden son derece farklı. Üstelik sağlıklı olmak için onların varlığına, dengesine, zenginliğine muhtacız.

insan derisinde bakteri çeşitleri dağılımı

Şekil 1. İnsanlarda istatistiksel olarak vücut bölgelerine göre flora bileşenlerini gösteren görselimiz, bir mikrobiyoloji ders sunumundan. İngilizce orijinalini incalamak isterseniz, resme tıklayın.

Yani aslında egomuza ters de düşse; her birimiz süregiden bir “ortak yapım” çalışmasıyız. Bkz. Resim 1 ( * ).   Aşağıda temizlik anlayışımızı tazelemek için gerekli “öz mikrop bilgisi” ile giriş yapıp, yine kendimize ve haliyle Dünya’ya saygılı bir temizlik için uygulanabilir önerilerimizi sıralayacağız.

  • “yaşamını anlat, floranı söyleyeyim”
  • peki neden bu bakteri çeşidi ihtiyacı?
  • “steril” ve “hijyen” – temel tanımlar
  • “temiz ötesi” – güncel durum
  • yüz yılda nereden, nereye….
  • sabun temizlik için neden “artık yetmiyor” ?
  • peki şehir suyunu nasıl ikna edeceğiz?
  • uygulama örnekleri
  • sağlıklı kalmak için “çare” ne?

 

 

 

“yaşamını anlat, floranı söyleyeyim”

İstatistiki çalışmalara göre, ortalama bir Amazon yerlisinin bağırsak florası yaklaşık 300 çeşit bakteriyi bir arada bulunduruyormuş. (Nehirden kaynatılmamış çamurlu su içip hasta olmamaları tesadüf değilmiş) Kabilelerden köylere, köylerden kasabalara, oradan modern şehirlere varınca insan bağırsak florası 15 (on beş!) ya da daha az da çeşit bakteri barındırır oluyormuş -üstelik en minnoş ve cici bazı terler tabii ki bu seçkinin dışında kalıyorlarmış-. Son yıllarda “Prebiyotik beslenin, probiyotiklerinizi çoğaltın” diye her yerde duyduğumuz uyarılar modern insan flora fakirliğine çare aranmasındanmış. Hatta insanlar farklı insan topluluklarının dışkı örneklerini toplayarak bir “flora bankası” oluşturmaya başlamışlar. Bu hızla bozarsak bir gün sadece bu “müze”de sağlıklı flora görmek kısmet olabilir.  

peki neden bu bakteri çeşidi ihtiyacı?

Mikrop çeşidimiz az olduğunda, bir dengesizlik oluşması fazla kolay oluyor. Aslında dengesizlik diye ifade ettiğimiz, yerleşik ya da besin yoluyla alıverdiğimiz, bize yarardan çok zararı olan bir çeşidin “ezici” çoğunluğa geçmesi. ———– “Farklılıklarımızla zenginiz” yaklaşımı tüm hayat gibi burada da karşımıza çıkıyor! ———– Bir dengesizlik oluştuğunda ya çabucak (örneğin sindirim sistemi enfeksiyonlarındaki kusma ve ishal gibi) yahut uzun vadede (bazı iddialara göre, var olan uzun vadeli ilerleyici hastalıklarımızın çoğu şeklinde) belli olabiliyor. Yani bu “bazı iddialar” diyor ki, depresyondan alerjiye, artritten B vitamini eksikliğine pek çok tersliğin kök nedenlerinden biri, hijyenden fazlasını hedefliyor olmamız.  

steril ve hijyen

Sevgili Wikipedi’den bir “kaçak” alıntıyla:

” Hijyen veya hıfzıssıhha,[1] sağlıklı bir yaşam için yapılan faaliyetlerin ve alınan önlemlerin tümü.[1] Sözcük özel anlamında, genellikle temizlik ile ilgili önlemlerden bahsederken kullanılır.[2]

Hijyenin etkili olabilmesi için sadece su yeterli olmayabilir. En etkili hijyen için zararlı olabilecek mikroorganizmalar vücuttan uzaklaştırılırken çeşitli temizlik araçları kullanılabilir. (Örneğin en yaygın ve ucuz yöntemlerden biri ellerin su ile yıkanırken sabun kullanılmasıdır.)

Hijyen sözcüğü Türkçe’ye Fransızca’dan geçmiştir.[1] Hıfzıssıhha ise Arapça kökenlidir ve ‘hıfz’ (koruma) ile ‘sıhha’ (sağlık) sözcüklerinden oluşturulmuştur.[3] Hijyen kurallarına uygun uygulamalar sıfat halinde ‘hijyenik’ olarak tanımlanırlar.

Hijyen, Yunan mitolojisinde temizlik tanrıçasıdır.”

 

İngilizce Wikipedi’den çeviriyle – ne yazık ki Türkçe’sinde -henüz- sadece asepsi var ”

“Steril: Asepsi: biyolojik bulaşan barındırmama hali (arkeolojideki anlamıyla): insan etkinliği kalıntısı bulunmayan bir tortul katman (mikrobiyolojideki anlamıyla): bir nesne veya alanın yaşamın tüm formlarından arındırılmış olması (fizyolojideki anlamıyla): bir canılının üreme becerisinin bulunmaması (eşanlamlısı: “infertil” çocuk sahibi olamayan kişiyi anlatan sıfat )”  

Temiz “ötesi”

Reklamlara bakınca kendimizi kandırıp “hiç bir canlı kalmayana dek” evi kimyasallarla yıkayıvermek en doğal şeymiş gibi geliyor. Bir kaç basit el hareketi ve kısacık süre ile tuvaletteki “hain mikropları” “bozguna uğratmak”; banyo fayanslarını, lavaboları ayna gibi parlatmak bir nevi güncel farz. Hatta kendimizi kimysallamazsak facia kokup sosyal statümüzü sıfırlayacağımıza dair gerilim tarzında reklamlar, uzun yıllardır sıradanlaştı. Sonuçta 2016 verilerine göre hane başı yılda ortalama 14 litre ile  “Dünya’da en çok çamaşır suyu kullanan ülke” rekortmeniyiz (-Dünya ortalamasının 3,5 katı . 2012 verilerine göre yıllık hane başı tüketimde İngiltere 6,8 L, Fransa 2,2 L, Rusya 1,8 L olarak sıralanmış.) Ne dersiniz, sonuçta halk ve çevre sağlığı da artış bu kimyasalların kullanımı ile birlikte artış gösteriyor mu?

“Hastane enfeksiyonu” tabirini belki duymuşsunuzdur. Çok kötü sonuçları olabilen bu durum nasıl ortaya çıkıyor, bir bakalım: Ameliyathaneler gibi mantıkı bir sebeple “steril” -tüm mikro hayat formlarından azade- tutulmaya çalışılan ortamlarda, sadece ve sadece o çok öldürücü metodlara dahi dayanabilen inatçı ve dayanıklı mikrop çeşitleri kalabiliyor. Üstelik olur da canlı kalabilirse bu mikroplar, steril olmayan bir ortamda birikte var olmaları gerekecek diğer “rakip” mikroplar var olmadığından, rahatça ve yüksek hızda çoğalabiliyor. Ameliyathanede gelişiveren o dayanıklı mikrop, insan vücuduna girmenin bir yolunu bulursa, elimizdeki bizi öldürmeyen nadir mikrop öldürücülerden antibiyotikler de geçersiz kalıveriyor…    

yüz yılda nereden, nereye….

99083619-dirt-FEATURES_trans_NvBQzQNjv4Bq1AT3Q7Sc9uaffdHBes0nLkYMapKPjdhyLnv9ax6_too.jpg

İngiliz The Telegraph’tan alıntıladığımız resim, “Bırakın psilik yesinler! Hijyen takıntımız çocuklarımızın sağlığını tehlikeye atıyor” başlıklı yazıdan.

  Sabun 4000 sene öncesine dek kendinden haberdar olunan bölgelerde imparatorlardan en sıradan halka herkes tarafından kullanılmış. Hayvansal ya da bitkisel yağ ile kül suyu karıştırılarak yapılagelmiş. “Eski”nin temizliğinde sabundan başka kül suyu, sirke ve kil dışında çok bir alternatif yokmuş. Yine de suya sabuna dokunmaktan çekinmeyen insanlar son derece temiz ve sağlıklı, beyazlar “sakız gibi” oluyormuş. Mecburi olarak su kaynaklarına yakın yaşayan insanlar, kazan kaynatmaktan da çekinmeyince, güzelce temizleniyorlarmış. Bugün diş macunlarımıza kadar girmiş olan deterjan ilk defa 1916 yılında, 1. Dünya Savaşı ile yıllarında; Almanya’da sabun için gerekli yağlara erişim zorlaştığında geliştirilmiş. Sonra gelsin bulaşık ve çamaşır makinalari için deterjanlar, oksijenli beyazlatıcılar, temizlik enzimleri, tabii ki çamaşır suyu (PH 12) ve tuz ruhu (PH 2-0.5) gibi son raddede kuvvetli asit ve bazların dahi evlerde kullanıldığı ve normal karşılandığı günler… Her yüzeye ayrı şişelerde “temizleyici”ler kullanmak, kanserojen olduğu kabul edilmeye başlanan sentetik parfümlerle beynimizin “temizlik” yaptığımıza ikna edilmesi, çamaşırların gözümüze beyaz görünmesi için deterjanın “optik beyazlatıcı” (bildiğimiz temizlik hissini gözlerimizi yanıltarak veren malzeme) içermesi ya da saçımızın sağlıklı ve yumuşak olması için beş ayrı ürün kullanmak artık “normal” gelmeye başlamış bize. Renkli ekranlarda en çok gördüklerimiz, gerçekliğimizi dönüştürmekte binlerce yıllık deneyimden öne geçmiş  

sabun temizlik için neden “artık yetmiyor” ?

Suyun çözücülük özelliği, kaynağından evimize döşediğimiz uzun yolda temas edip çözdüğü ve bünyesine kattığı maddelerden ötürü, yol uzadıkça azalıyormuş. Evlerimizde sabunla temizlik yaparken oluşan o yapışkan çökelti, şehir sularının bize ulaşana kadar çok doygun hale gelmiş olmasındanmış. Sabun suya ve cildimize saygılı olsa da, şehir suyunun bu doygunluğu sebebiyle modern başarı kriterlerini tutturamıyor… Tevellütü yetenler hatırlar; 1980 başlarında siyah-beyaz TRT1’de ilk şampuan reklamı, gözlük camlarındaki “durulayarak gitmeyen lekeler”e yakın çekim yaparak bizi “sabunun ne pis bir şey” olduğuna ikna ederek, şampuanın kollarına savurmuştu. Doygun olmayan suya dair mini bir anı: Bir misafirlikteydik, elimi yıkarken durulama esnasında ufak çaplı bir panik+çaresizlik baş göstermişti: ellerim durulanmıyordu. Akan suyun altında ne kadar ovuştursam da ellerim birbiri üzerinden kayıyor da kayıyordu. Oysa sadece kalıp sabun kullanmıştım? Bir süre sonra durumu kabullenip, elimi kuruladım. Ellerim ferahtı, deterjan + parfümden mamul piyasa sıvı sabunları durulanmadıklarında yol açtıkları yapışkanlıktan da eser yoktu. Merakla ev sahibeme bu udurmun sebebini sordum. Arkadaşım tek değişikliğin, sitelerindeki merkezi su arıtması olduğunu; bunun arıtıldığı için artık doygun olmayan, “bildiğim su” olduğunu söyledi. Su nasıl bir şeymiş meğer, o yaşa değin hiç bilememişim!  

peki şehir suyunu nasıl ikna edeceğiz?

Suyu başka maddeleri çözmeye ikna etmek, doygunluğu oranında zordur. Bu doygunluk, “su sertliği” olarak isimlendirilir. Suyumuz ne kadar sertse, çamaşır deterjanları, sabunlar o oranda çok gerekir. Suyun çözücülüğünü arttırmanın en barışçıl yolları, doğada bulunabilen maddeler olan karbonat veya sirke kullanmak. Öncelikle karbonata bakalım.  

uygulama örnekleri

Örneğin sadece karbonatla saç yıkamak mümkün. Sabun durulanmıyor, sertleştiriyor diye şehirli alışkanlıklarından dışlanmış. Şampuanlar ise saç derimizin yağlarını sıfırlayıp, yerine cildimizin beklentilerine uymayan yağlar koyuyorlar. Kendi yağını hızla üretmeye çalışan saç derisi çoğunlukla dengesini kaybedip kaşıntı, kepek yapıyor. Oysa karbonata geçersek ortalama iki ila altı hafta gibi bir süre sonra saç derimizin yağlanması sağlıklı bir düzene biniyor. Sonra ne kaşıntı, ne kepek…. (Dikkat: saç derisi asidik ve soda bazik olduğundan, durulama sonrasında bir -iki kaşık sirke eklenmiş bir maşrapa su ile son durulama yaparak mutlu sona ulaşmak öneriliyor.) Ek: Karbonatı koltuk altımıza elimizi nemlendirererek sürünce kötü koku oluşmasını önlüyor. Evde mutfakta-banyoda ovma tozu olarak da çok etkili; yanmış yemek artıklarına, küfe, kirece… Mucize gibi bir şey! Sirke koku giderme, kireç çözme, yeşilliklerdeki parazit yumurtalarını işlevsizleştirme gibi mucizevi özelliklere sahip. Sirkeli suyla son durulaması yapılan saçlar parlak ve yumuşacık oluyor -sirke kokusunu sevmeyenlere not: beş dakikada kendi kokusu kayboluyor. Gerçek sirke -diğer adı ile ev sirkesi- yararlı bakterilerle kaplayıp zararlıları kontrol altında tutma hediyesine sahip. Tüm evinizi dost bir cümbüşe çevirmek mümkün yani. Yapım için internet tariflerle dolu, işlemleri çok basit, son raddede ucuz, ambalaj atığı çıkarmıyor, doğru hazırlanınca sağlık saçıyor. Yanlış olursa fark ediliyor, ve inanın temizlik için evde sirke yaparken market malzemelerinden daha zararlı bir şey üretmek mümkün değil! Tabii sonuçtan kesin emin olana dek kendi yaptığımız sirkeyi içmemek en iyisi 😉 Karbonat ve rendelediğiniz kalıp sabuna çamaşır sodası ve isteğe bağlı boraks da katarak çamaşır makinelerine uygun temizleyici yapmak mümkün. Lavabonuz mu tıkandı? (En güzeli vidasını açıp temizlemek. Ve evet, yapmak çocuk oyuncağı) Ulaşamadığınız bir yerdeyse (ve inşaat artığı gibi sadece çıkarılarak temizlenecek bir şeyler olmadığından da eminseniz): karbonat dökün, üstüne sirke ve on dakika sonra kaynar su…. Şaka gibi, değil mi? Çözümler çok çeşitli; çok güzel bir toplamayı sitemizin şimdilik tek kitabında sunuyoruz: Zehirsiz Ev – Mercan Yurdakuler Uluengin  

sağlıklı kalmak için “çare” ne?

Görünen çözüm şöyle bir davranışlar bütününe işaret ediyor. Yapabildiğimiz kadarını yapmak ise hayata karşı boynumuzun borcu gibi… 

  • Kendimizi ve evimizi, çoğunluğa geçmelerinin bizde hastalık yapacağı mikropların, çok daha rahatça yerleşebilecekleri boş araziler haline getirmeye çalışmaktan vazgeçmek.
  • Evimizi steril edeceğiz derken envai çeşit kuvvetli kimyasala maruz kalıp, başta kendimizin, sonra tüm hane halkının vücut işleyişini bozmaktan uzak durmak.
  • Vücudumuzu oluşturan her 10 hücreden sadece bir tanesinin “kendi” hücremiz olduğunu, geri kalan 9 hücremizin bakterilerden ve mikroskobik canlılardan oluştuğunu bilmek, kabullenmek. Onların bileşimini düzenlemenin sağlığın ana kavramlarından olduğunu  anlamak ve buna uygun davranmak.
  • Dünyanın bütünü düşünüldüğünde, çamaşır suyuna karşı savunmasız bir tek hücreliden farksız olduğumuzu, etrafımızı zehirleyip durursak kendimizi korumanın mümkün olmadığını anlamak. Dünyaya yaptığımız her şey, eninde sonunda kendimize dönüyor…

 

Kendimize, evimizin ve dünyamızın dengesine saygılı yaklaşmak, doğayı düşman görüp “sıfırlamaya” çalışmadan, sadece “bize dost bir dengede tutmak” bizi şimdikinden çok daha sağlıklı kılabilecek tek yaşam tarzı.

Not: “Pratik çözümler neler?” diyenlere sevgili Mercan Yurdakuler Uluengin‘in derlediği çokça çözüm, uygulama konusunda sakileştirici telkinlerle birlikte sunduğu kitabunu öneriyoruz: Zehirsiz Ev. Bir blog olarak başlayıp sonunda basılan bu kitabın içeriğinin bir kısmı, hem de kullanıcı yorum ve katkıları ile buracıkta.  

 

Çiğdem G. D. ( biyolog, yaşam savunucusu, ClauWi bebekuşanma danışmanı, Kuzo kurucusu)

 

  Kuzo’da okumak ya da yazmak istediğiniz konular varsa, lütfen bizimle iletişime geçin!  

« İlgilenme şeklimiz bebeklerimizde ne fark yaratır?
“Ergonomik taşıyıcı” nedir – bebek vücudunun ihtiyaçları »