İlgilenme şeklimiz bebeklerimizde ne fark yaratır? 13/10/2019 – Yayınlanma yeri: sağlık & mutluluk – Etiketler: , , , , , , , , ,

Bakımı bol sevgi, temas ve yakın ilgiyle; ya da tam tersine yavruyu erkenden “bağımsızlaştırmaya” çalışarak yaparsak; yavrumuzun hayatı nasıl etkileniyor? TED* youtube kanalında yer alan bu konuşma tam da yıllardır anlattığımız şeyin “ıspatlanışı”. Bakalım.

 

Konuşmacımız Moshe Szyf bir epigenetik uzmanı. Epigenetikçiler, genetik kodumuzun sıralaması sabitken etkilerinin nasıl değişebildiğini inceliyor. Yani DNA’mızın çevreyle etkileşimini araştırıyorlar.

Moshe bir akşam Madrid’de bir arkadaşına rastlıyor. Arkadaşı farelerin doğum sonrası yavru bakım davranışlarını incelediğini anlatıyor. Moshe’nin ilk düşündüğü şey “Vergilerimiz nasıl da boşa harcanıyor!!!” oluyor. Arkadaşı anlatmaya devam ettikçe o kadar ilgisini çekiyor ki, sonraki 10 yılını -yani buradaki konuşmayı 2017’de gerçekleştirene dek,- bu konuda araştırmalar yaparak geçiriyor.

“ilgilensek de mi büyütsek, ilgilenmesek de mi büyütsek?”

Fareler doğum sonrası yavrularını yalayarak tüylerini temizleyip bakıyorlarmış. Kimisi bunu çok uzun uzun, kimisi azıcık, çoğunluğu da orta kararda yapıyormuş. En çok ve en az temizlenilen yavruların erişkinliklerine bakıldığında; stres seviyesi ve saldırganlıktan cinselliği yaşayış şekillerine kadar her şeyleri farklı oluyormuş.

Anne&babadan alınan DNA’nın bu farkta ne kadar etkisi olduğunu anlamak için, az bakım veren ve çok bakım veren annelerin yavrularını birbirleriyle değiştirmişler. Biyolojik olarak getirilen DNA hangisi olursa olsun, bakım verenin süreğen ilgisinin/ilgisizliğinin yavrular büyürken tüm özelliklerini etkilediği anlaşılmış. Yoğun bakım veren farelerin yavruları az bakım veren farelerin elinde stresli, saldırgan ve sağlık sorunları olan erişkinlere dönüşmüşler. Az bakım veren farelerin yavruları ise yakın ilgi ile sağlıklı, sakin ve uyum yeteceği yüksek erişkinler haline gelmişler.

Yavrunun anne karnında ilk oluşmaya başlamasından, erken yavruluk döneminin sonuna kadar maruz kaldığı tüm etkilerin; önceki nesillerden miras aldığı hücresel bilgilerini nasıl kullanacağını “yeniden programladığını” bulmuşlar!

Farelerde yavrunun geleceğini şekillendirenin; doğuran ya da evlat edinen anne olmasından bağımsız olarak, bakım verenin yavrularla ilgilenme oranı olduğu bulunmuş.

Farelerde yavrunun geleceğini şekillendirenin; doğuran ya da evlat edinen anne olmasından bağımsız olarak, bakım verenin yavrularla ilgilenme oranı olduğu bulunmuş.

 

Bunun bizim hayatımızdaki yansımalarını öngörebilmemiz için bazı örnekler veriyor Szyf. İlk yılların hayata uyumu sağlayan programlamasının sonradan farklı bir hayata devam eden insanlarda nasıl hastalıklara yol açabileceğine de dikkat çekiyor.
“Genetik bilimciler ‘fakirler fakirdir, çünkü onların aldıkları hücresel miras bu’ derler. Biz epigenetikçiler açısından durum farklı. Bizce ‘insanların olumsuz özellikler kazanmalarına yol açan şey, maruz kaldıkları kötü/olumsuz şartlardır’ ” demiş olması da buracıkta dursun.
İnsanları zor şartlara maruz bırakarak deney yapmak bilimsel etiğe (neyse ki halen!) aykırı olduğundan onlar da ileri deneylerini farelere oranla daha fazla ortak DNAya sahip olduğumuz maymunlarla yapmışlar.

Yakın ilgi olması ya da ilgisizlik, DNA’nın işleyişini değiştiriyor!

Doğum sonrası bazı yavruları annelerinden ayırıp bakıcılar tarafından tüy bakımları yapılıp doyurulmuşlar ve zamanın çoğunu yalnız geçirerek büyümüşler. Yavruların diğer kısmı anneleriyle, kucakta ve yakın ilgi ile büyümüş.

Erişkin hale geldiklerinde:
Yakın ilgi ile büyüyenler alkole ilgi göstermiyor ve cinsel açıdan saldırgan eğilimler sergilemiyorken;
Bakıcı tarafından sadece hayati ihtiyaçları giderilen maymunlar saldırgan cinsel davranışlar gösteren, stresli ve alkolik —!!!— hayvanlar haline gelmişler.

Bu aşamada bilim insanları bu hayvanların DNAlarını incelemişler ve “metilasyon” diye ifade ettikleri işaretlenme düzeylerinde yüksek miktarda farklılık bulmuşlar.

 

Bu fark ne kadar erken vakte dayanıyor diye hamile maymunlarda plasentadan örnek alıp incelemeye başladıklarında, orada da hamile hayvanın stres seviyesine bağlı olarak yavru DNAsı işaretlenmesinde benzer oranda fark görmüşler. Vücutlarımız, yaşayacağı hayata dair programlanmaya anne karnından başlıyormuş (Şaşırdık mı? Hayır.)

İnsanlara dair bilgileri edinmek için, doğal afetlerden yararlanılmış. 1998’de Kanada’nın Quebec bölgesinde yaşanmış kayıtlı en büyük kar fırtınalarından birinde, sıcaklıklar -20 ile -30 C derece iken uzun süre elektrikler kesik kalmış. Bu sırada yaşadıkları sıkıntının objektif ölçümü için geliştirilmiş soruları cevaplayan kadınların çocuklarındaki DNA işaretlenmesi, 15. yaşlarında incelenmiş.

 

Soldan sağa artan stres seviyelerine maruz kalmış annelerin yavrularındaki DNAların nasıl tamamen farklı “metillendiğini”, yani yeniden programlandığını görüyoruz

Hamilelikte yaşanılmış sıkıntı arttıkça çocuklarda daha çok otizm, daha çok sistemik ve otoiümmün hastalıklar ile psikolojik rahatsızlıklar geliştiği bulunmuş.

Konuşmanın geri kalan kısmına DNA işaretlenmesini madde bağımlılığı konusunda araştırmak için fareleri kokain kullanmaya alıştırmalarını anlatıyor… Çok yüksek (neredeyse şeker kadar!) bağımlılık yapan bu maddeyle kurulan kontrolsüz ve güçlü bağlanmayı, bu deneyim sırasında meydana gelen DNA işaretlemelerini silen bir epigenetik tedavi ile ortadan kaldırabilmişler. “Yeni ve özel ilaçlarla insan DNAlarındaki izleri de silebiliriz” filan diyor. Bu arada nice hayvanın ve akabinde insanın başına neler geleceğini düşünmek ise içimi fena yapıyor.

“Acaba” diyor insan, “onun yerine hemen etraflarındakilere ‘bebeklerinizi ne kadar kucaklayıp, sevip, sakinleştirseniz o kadar iyi!’ diye anlatsalar,  o keşfedecekleri ilaçalara hiç gerek olmasa daha iyi olmaz mı???”

 

E ne yapacağız???

Uzun lafın kısası; çocuklarımız büyüdüklerinde nasıl bir ortamda yaşayacaklarına dair beklentileri, her yaşadıkları an genetik kodlarına daha bir işaretleniyormuş.
Sevgiyle doğmaları ve sevgiye doymaları neden gerekli? Çünkü ancak o zaman bağımsız, sevgi dolu ve çözüm odaklı olabilirler.

Başımıza gelen kötü deneyimler her şeyin sonu mu demek? Bilakis. Herhalde zorluklarla başa çıkarken hissedeceğimiz sakinlik, başa çıktığımızdaki zafer duyguları da işaretleniyordur. Yeter ki toplum olarak yavrularımıza “Aman sessizce, bulaşmadan, benden bir şey beklemeden büyü gitsin!” mesajı vermeye devam etmeyelim. Onların sevilen ve istenen yavrular olduklarını bilerek büyümelerini sağlayalım.

İstemediği için yavru yapmayanları saygıyla selamlıyorum. Sözlerim isteyip de yavru yapanlarla, biyolojik olmayan yavrusunu edinmişlere.

 

Nerede yetişirse yetişsin,  ana ve babası kim olursa olsun, tüm çocuklar insanlığın ortak geleceğini oluşturuyor.

Tüm canlılar sevgiyle doğsun, sevgiye doysun….

 

 Zihnimi her fırsatta çözümlere yöneltiyorum. TED ** konuşmalarını bu yüzden çok seviyorum. kelimelerinin baş harflerinden oluşuyor. “Paylaşılmaya değer fikirler” cümlesini motto seçen TED, ilki 1984’te düzenlenmiş bir konferanslar zinciri. Alanında ilham veren kişilerin etkili fikirlerine dair (kural olarak 18 dakika ya da daha kısa) konuşmalara ev sahipliği yapıyor. Youtube kanallarında, 100’den fazla dilde ve tüm dünyanın erişimine açık konuşma var. yukarı dön

**TED = “Technology, Entertaintment Design” (Teknoloji, Eğlence ve Tasarım)

“Temizlik” nedir? Ne değildir? »