TED*  youtube kanalında yer alan bu konuşma tam da yıllardır anlattığımız şeyin “ıspatlanışı”. Yavru bakımı sevgiyle ve yakın ilgiyle gerçekleştirilirse ya da yavru erkenden “bağımsızlaştırılmaya” çalışılırsa; yavrunun hayatı nasıl etkileniyor? Bakalım.
Moshe Szyf bir epigenetist. Yani genetik kodumuzun sıralaması değişmese de etkisi nasıl değişiyor; DNA’mızın çevreyle etkileşimini inceleyen bilim dalında çalışıyor.
(Ara not: İnsanların idrak zorluklarını aşmak için hayvanlar üzerinde deney yapması çok zoruma giden, oldukça düşük ahlaklı bulduğum bir şey. Ancak bu halihazırda yapılmış olduğundan; hayvanların çektiklerinin hiç değilse en yüksek düzeyden olumlu sonuçları olması umuduyla, anlatılan deney sonuçlarını aktaracağım.)
Moshe Madrid’de loş bir barda, farelerin doğum sonrası yavru bakım davranışlarını inceleyen bir arkadaşına rastlıyor. İlk düşündüğü şey “bunun ne kadar saçma bir uğraş olduğu ve vergilerin nasıl da boşa harcandığı” oluyor ???? Arkadaşı anlatmaya devam edince kendisi de sonraki 10 yıl bu konuda araştırmalar yapmış ve mevzubahis konuşmayı 2017’de gerçekleştirmiş.

“bakmalı mı, bakmamalı mı?”

Fareler doğum sonrası yavrularını yalayarak tüylerini temizleyip bakıyorlarmış. Kimisi bunu çok uzun uzun, kimisi azıcık, çoğunluğu da orta kararda yapıyormuş. En çok ve en az temizlenilen yavruların erişkinliklerine bakıldığında; stres seviyesi ve saldırganlıktan cinselliği yaşayış şekillerine kadar her şeyleri farklı oluyormuş.
Farelerde yavru ile ilgilenme oranı yavrunun geleceğini şekillendiriyor.
Farelerde yavruları değiştirilen annelerin yavrularla ilgilenme oranının, yavrunun geleceğini asıl şekillendiren şey olduğu keşfedilmiş.

Anne&babadan alınan DNA’nın bu farkta ne kadar etkisi olduğunu anlamak için, az bakım veren ve çok bakım veren annelerin yavrularını birbirleriyle değiştirmişler. Biyolojik olarak getirilen DNA hangisi olursa olsun, bakım verenin süreğen ilgisinin/ilgisizliğinin yavrular büyürken tüm özelliklerini etkilediği anlaşılmış. Yoğun bakım veren farelerin yavruları az bakım veren farelerin elinde stresli, saldırgan ve sağlık sorunları olan erişkinlere dönüşmüşler. Az bakım veren farelerin yavruları ise yakın ilgi ile sağlıklı, sakin ve uyum yeteceği yüksek erişkinler haline gelmişler.

 

Yavrunun anne karnında ilk oluşmaya başlamasından, erken yavruluk döneminin sonuna kadar  maruz kaldığı tüm etkilerin; önceki nesillerden miras aldığı hücresel bilgilerini nasıl kullanacağını “yeniden programladığını” bulmuşlar!

Binyılların bilgisi, güncel uyarlama

Bunun bizim hayatımızdaki yansımalarını öngörebilmemiz için bazı örnekler veriyor Szyf. İlk yılların hayata uyumu sağlayan programlamasının sonradan farklı bir hayata devam eden insanlarda nasıl hastalıklara yol açabileceğine de dikkat çekiyor.
“Genetik bilimciler  ‘fakirler fakirdir, çünkü onların aldıkları hücresel miras bu’ derler. Biz epigenetikçiler için durum farklı: ‘insanların olumsuz özellikler kazanmalarına yol açan şey, maruz kaldıkları kötü/olumsuz şartlardır’ şeklinde bizim açıklamamız” demiş olması da buracıkta dursun.
İnsanları zor şartlara maruz bırakarak deney yapmak bilimsel etiğe (neyse ki halen!) aykırı olduğundan onlar da ileri deneylerini farelere oranla daha fazla ortak DNAya sahip olduğumuz maymunlarla yapmışlar.
Yakın ilgi olması ya da ilgisizlik DNA'nın işleyişini değiştiriyor!
Doğum sonrası bazı yavruları annelerinden ayırıp bakıcılar tarafından tüy bakımları yapılıp doyurulmuşlar ve zamanın çoğunu yalnız geçirerek büyümüşler. Yavruların diğer kısmı anneleriyle, kucakta ve yakın ilgi ile büyümüş.
Erişkin hale geldiklerinde:
Yakın ilgi ile büyüyenler alkole ilgi göstermiyor ve cinsel açıdan saldırgan eğilimler sergilemiyorken;
Bakıcı tarafından sadece hayati ihtiyaçları giderilen maymunlar saldırgan cinsel davranışlar gösteren, stresli ve alkolik —!!!— hayvanlar haline gelmişler.
Bu aşamada  biliminsanlarımız bu hayvanların DNAlarını incelemişler ve “metilasyon” diye ifade ettikleri işaretlenme düzeylerinde yüksek miktarda farklılık bulmuşlar.
Bu fark ne kadar erken vakte dayanıyor diye hamile maymunlarda plasentadan örnek alıp incelemeye başladıklarında, orada da hamile hayvanın stres seviyesine bağlı olarak yavru DNAsı işaretlenmesinde benzer oranda fark görmüşler.
Vücutlarımız, yaşayacağı hayata dair programlanmaya anne karnından başlıyormuş (Şaşırdım mı? Hayır.)
İnsanlara dair bilgileri edinmek için, doğal afetlerden yararlanılmış. 1998’de Kanada’nın Quebec bölgesinde yaşanmış kayıtlı en büyük kar fırtınalarından birinde, sıcaklıklar -20 ile -30 C derece iken uzun süre elektrikler kesik kalmış.  Bu sırada yaşadıkları sıkıntının objektif ölçümü için geliştirilmiş soruları cevaplayan kadınların çocuklarındaki DNA işaretlenmesi, 15. yaşlarında incelenmiş.
soldan sağa artan stres seviyelerine maruz kalmış annelerin yavrularının DNAlarındaki metilasyon miktarları
Soldan sağa artan stres seviyelerine maruz kalmış annelerin yavrularındaki DNAların nasıl tamamen farklı “metillendiğini”, yani yeniden programlandığını görüyoruz

 

 

Hamilelikte yaşanılmış sıkıntı arttıkça çocuklarda daha çok otizm, daha çok sistemik ve otoiümmün hastalıklar ile psikolojik rahatsızlıklar geliştiği bulunmuş.

 

Konuşmanın geri kalan kısmına DNA işaretlenmesini madde bağımlılığı konusunda araştırmak için fareleri kokain kullanmaya alıştırmalarını anlatıyor… Çok yüksek (neredeyse şeker kadar!) bağımlılık yapan bu maddeyle kurulan kontrolsüz ve güçlü bağlanmayı, bu deneyim sırasında meydana gelen DNA işaretlemelerini silen bir epigenetik tedavi ile ortadan kaldırabilmişler. Yani işte yeni ve özel ilaçlarla insan DNAlarındaki izleri de silebilirizi filan diyor. Bu arada nice hayvanın başına neler geleceğini düşünmek ise içimi fena yapıyor.

E ne yapacağız???

Uzun lafın kısası; çocuklarımız büyüdüklerinde nasıl bir ortamda yaşayacaklarına dair beklentileri, her yaşadıkları an genetik kodlarına daha bir işaretleniyormuş.
Sevgiyle doğmaları ve sevgiye doymaları neden gerekli? Çünkü ancak o zaman bağımsız, sevgi dolu ve çözüm odaklı olabilirler.

Başımıza gelen kötü deneyimler her şeyin sonu mu demek? Bilakis. Bence zorluklarla başa çıkarken hissedeceğimiz sakinlik ve başa çıktığımızdaki zafer duyguları da işaretleniyordur. Yeter ki toplum olarak yavrularımıza “Aman beni rahatsız etme, kendi kendini oyala da her neye bağlanırsan bağlan. Bana kendini çok da hissettirmeden ve problem çıkarmadan büyü gitsin!” mesajı vermeyi alışkanlık olarak kabul etmeyelim. Onların sevilen ve istenen yavrular olduklarını bilerek büyümelerini sağlayalım.
İstemeyip yavru yapmayanlara buradan selam olsun. Tüm insanlar zorla çocuk bakacak gibi bir dayatmadan bahsetmiyorum.
İsteyip de yavru yapmış olanlara ve isteyip de biyolojik yavrusu olmamış olanlara bu sözler. Biyolojik ailesinden ayrılıp devlet korumasında büyümek zorunda kalan nice yavru, kendi koruyucu ailesine kavuşmayı bekliyor. Nerede yetişirse ve annesi-babası kim olursa olsun, tüm çocuklar insanlığın ortak geleceği demek.
Tüm canlılar sevgiyle doğsun, sevgiye  doysun….
TED* Son dönemde haberler bana daha bir dayanılmaz geldiğinden; mümkün olan her vaktimi çözümlere ayırıyorum. TED konuşmalarını da çok seviyorum. Adı “Technology, Entertaintment Design” (Teknoloji, Eğlence ve Tasarım) kelimelerinin baş harflerinden oluşuyor. “Paylaşılmaya değer fikirler” cümlesini motto seçen TED, ilki 1984’te düzenlenen bir konferanslar zinciri. Alanında ilham veren kişilerin etkili fikirlerine dair (18 dakika ya da daha kısa) konuşmalara ev sahipliği yapıyor. Şu anda her konuda ve 100den fazla dilde konuşma var. Üstelik yürürken/ otobüste/ yemek yaparken/bulaşık yıkarken vb. rahatlıkla dinlenebiliyor ((( İngilizce yazılarda altyazıları takip etmek zorunda olmamak işleri çok kolaylaştırıyor. Anadilim Türkçe olduğundan bende de başta böyle değildi, yeterince emek verince oldu ???? ))) yukarı dön